Osman  Çakır

Osman Çakır

SEÇİMLERİN ARDINDAN                             
mail

Amerika Birleşik Devletleri’nde çok ünlü araştırmacılar, borsadaki şirketleri inceliyorlar ve üst üste on yıl istikrarlı olarak diğer şirketlerden daha fazla büyümüş, daha fazla kar etmiş şirketleri seçip, onların üst düzey yöneticileriyle görüşmeler yapıyorlar. Amaçları, başarılı şirketlerin ortak yönlerini bulmak ve iş alemine “başarının reçetesini” sunmak.

***

Bu araştırmaların vardığı sonuçlar özetlersek, Başarılı kurumlar;

* Kaynaklarını doğru yatırımlara ve alanlara kullanıyorlar.

* Kendi işlerine ve faaliyetlerine odaklanıyorlar, yoğunlaşıyorlar.

* Kurumlarında olumlu bir kurum iklimi yaratarak, çalışanlarına değer veriyorlar. Böylece mensubiyet duygusu tesis ederek, çalışanlarının motivasyonunu sağlıyorlar.

* Çalışanlarına uzmanlık eğitimini sürekli kılarak, hizmet kalitesini artırıyorlar. (İnsan kalitesi arttıkça, iş kalitesi artıyor.)

* Müşterilerin ve hizmet alıcılarının hedef kitle olarak memnuniyetini  bir numaralı öncelik olarak görüyorlar.

* İşinden kazandığını yine işlerini geliştirmek için argeye, yenilenmeye ve işin büyümesi için başarının kurumsallaşmasına yatırıyorlar.

***

Şirketleri yönetenler, dönem sonunda şirketi kar ettirdiği gibi, kardan ve şirketin zenginleşmesinden ortaklarına kar payı (temettü) dağıtmak zorunda. Şirket kazanmadan borçlanarak ortaklara temettü dağıtırsa, o zaman şirketin içini boşaltır, kaynaklarını kurutur. Kazanmadan aldığı parayı kar bilen ortaklar ise, borç kapıya dayanıp iflas ettiklerinde “müflis tüccar” durumuna düşerler. Ele güne muhtaç olurlar.

Bu kurallar gelir ve giderleri olan akçeye ve bütçeye dayanan tüm kurumlar için geçerli. Vakıflar, dernekler, kooperatifler, Kamu Kurum ve Belediyeler, hatta aileler ve kişiler için de geçerli.  Çünkü hesap kitap yapmadan, bir önceki dönemin bilançosunu, gelirini giderini, envanterini ortaya koymadan, kurumlarda devamlılık ilkesi gereği bir sonraki dönemin planını bütçesini yapamazsınız.

31 MART 2019 Yerel Seçimlerinden itibaren eski 5 yıllık dönemler kapandı, yeni dönemler başladı. Yeni seçilen belediye yöneticileri de, mevcut devraldıkları belediyelerin geçmişten gelen kapanış ve devir hesaplarına bakacaklar, ellerindeki kaynaklar ve yeni oluşturacakları kaynaklarla seçmenlerine vaat ettikleri proje ve hizmetleri götürecekler.

Belediyeler kendi kaynaklarıyla, bütçelerinin açık vermeden denkliğini sağlamanın yanında, aynı zamanda belediye sınırları içerisinde yaşayan tüm vatandaşlarına (yalnızca oy verenlere değil  halkın geneline) hizmet götürmek ve sosyal faaliyetlerde bulunmak zorunda. Şirketler nasıl “müşteri kraldır” deyip müşteri memnuniyetini ön planda tutuyorsa, gayet tabii ki belediyecilikte de insan odaklı düşünüp, şirket mantığının ötesinde bölgesinin kalkınmasını ve temsil ettiği insanların refahını ön plana koyması gerekiyor. Bunları yaparken yaşanabilir çevre için ekolojik yaklaşım, toplumun geleceği olan gençliğin kaliteli yetiştirilmesi, bölgesinde yaşayan insanların sosyo-kültürel değerlerinin zenginleştirilmesi, “bölge insanlarının kültürel çeşitliliğini zenginliktir” anlayışıyla birlik ve beraberliğin pekiştirilmesi ve “üretmeden, kazanmadan harcamak olmaz” diyerek de ekonomisinin gelişmesi ve canlanması için topyekün sosyo – ekonomik  seferberlikler ilan etmesi gerekiyor. Bu hedeflenen sonuçların gerçekleşebilmesi için de” şeffaf, katılımcı ve üretken belediyecilik” şiarının toplumda tabana yayılmasını sağlamaları gerekiyor.

Hastalıkları tedavi ederken doktorların yazdıkları reçeteleri  kullanırken içilen ilaçlar genelde acıdır. Ama acı da olsa, tatlı da olsa bundan kaçış yoktur. Hastayı ikna eder, inandırırsan, içinde yaşama arzusu varsa o acı olan ilaç, ona zor gelmez. Belediyeler de bu anlayışla hareket etmeleri gerekiyor. Eğer şeffaf ve katılımcı bir anlayış olmazsa, göze görünmeyen alt yapı yatırımları, üst yapıda rahatsızlık veren çalışmalar genelde insanlara zor gelir. “Popülist yaklaşıma sahip” Belediyecilik anlayışı, bu faaliyetleri öteler, yada pansuman veya palyatif makyajlarla geçiştirmeye çalışır. Kanalizasyon, içme suyu, iletişim ve elektrik hatları, kaldırımlar, yol çalışmaları her seçim döneminde yaz boz tahtasına döner. İşte tüm bu faaliyetleri halka anlatırsan, aydınlatırsan, onaylatırsan hiçte zor gelmez, takdirle karşılar, insanlar sizleri omuzlarında taşır.

İnsanlığın refahı ancak kalkınmayla, üretim ve kazanmayla oluyor. Hiç bir toplumun yada ülkenin yan gelip yatarak, kazanmadan borçla keyif çatarak veya avantadan yaşayarak kalkınması, gelişmesi ve refaha ermesi mümkün değil. Dijital teknolojiyle,  yapay zekanın insanla yarıştığı bir çağda Dünyanın avuç içi kadar küçüldüğü bir zamanda, teknolojik ve dijital gelişimi sürdürecek donanıma sahip yeni nesiller yetiştirmeden, bunların yetişmesini sağlayacak altyapıyı kurmadan uluslararası rekabette öne çıkmanın ve milli geliri artırmanın imkanı yok. Belediye tam da burada devreye giriyor. Merkezi devletin ve Kamunun insana uzanan, dokunan en yakın eli belediyelerdir.  Şeyh Edebalı “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” diyor. Bu yüzden Devlet Kurumları ve Belediyeler, kendilerini yaşatmak  için   insanı yaşatmayı hedefliyorlarsa, siyasi farklılıkları seçim döneminde bırakıp, seçim sonrasında  işbirliği ve uyum içerisinde “hasım değil, hısım” olmalıdırlar. 

Kalkınan, gelişen ve refahı yakalayan her ülkenin kalkınmasında ve gelişmesinde kaynak oluşturmak için üretim gerekiyor. Üretim ancak yatırımla olabiliyor. Kuşlar uygun mevsimi olmadan gelmez. Önce mevsim gelir, ardından kuşlar gelir. Bu koşullar, hayatın her alanında birbirine benzerdir.  Yatırım içinde “Yatırım İklimi” dediğimiz uygun şartların ve ortamın oluşturulması gerekir. Buda can ve mal güvenliği ile hukukun üstünlüğü yanında, kurumların birbiriyle ahengini de içermektedir. Bu istikrar ortamı olmadan kalıcı yatırımcı gelmez. Gelse gelse, borsanı, mali piyasalarını yağmalayan akbabalarla, leş kargaları gelir.

Tolstoy’un Anna Karenina romanında söylediği gibi, “Dünyanın bütün mutlu ailelerinin mutluluğu birbirine benzer, ama her mutsuz ailenin dramı kendine özgüdür.” Benzer şekilde bütün başarıyı yakalamış ülkeler, toplumlar, belediyeler, kurumlar ve şirketler kendine özgü özellikleri olsa da başarının ve mutluluğun resmi birbirine  benzer görüntüler yansıtır.

Ancak başarıya giden yollar da, başarısızlık  hikayeleri de ana hatlarıyla birbirine benzer. Burada esas olan başkalarının yaşadığı başarı ve başarısızlık deneyimlerinden ve hikayelerinden kendine özel dersleri çıkarabilmek ve yararlanabilmektir. Ömür zaten çok kısa, zaman su gibi göz açıp kapayıncaya  kadar bitiyor. Hayatı ıskalamamak için başkalarının başarı ve hatalarından ders almak gerekiyor. Kişinin kendi işinde yaptığı kasıt, hata ve beceriksizlik sonucu ortaya çıkan zararlar, sonradan çevreye ve ilgililere sirayet etse de; öncelikle şahsını ve ailesini etkiliyor. Ancak, Kamu ve Belediyelerde; Yönetenlerin cehaleti, beceriksizliği, “ben bilirim, ben yaptım oldu” marjinallikleri, despotlukları ve hataları kurumları deneme tahtasına çevirip kaynak israfına yol açtığı gibi, yönetilenlerin de canına okuyor, hayatı zindan ediyor ve anasından doğduğuna pişman ediyor. Bu alanlarda da bu nedenle hukukun, ortak karar ve denetim mekanizmalarının zaafa uğratılmadan etkili bir şekilde  işletilmesi gerekiyor.

Cehaletin getirdiği cesaretle, “ben bilirim”  yaklaşımından sıyrılarak akılcı, katılımcı ve paylaşımcı proaktif yönetim anlayışını hayata geçirmek gerekir. Kamu kaynaklarından ve haklarından, oy versin vermesin tüm vatandaşların eşit şekilde yararlandırılması, kanuni, insani, ahlaki ve vicdani bir haktır. Yaradan inansın inanmasın her yaratılanın rızkını veriyorsa, kulun kul hakkını gasp etmesi veya kısıtlama getirmesi günahtır, suçtur. “Çünkü Kamu Malı ve Makamı En Büyük Kul Hakkıdır.” Zaten bu ahlaki olmadığı gibi akılcı değildir. Aynı ürünü satan bir firma, rakip firmanın ürününü alıyor diye düşman ilan edebilir mi ? Malını satamadıysan, müşterinin değil, firmanın kendi noksanlığıdır, sen malını satmayı beceremedin demektir. Bir de ticaretin doğası gereği herkes senin ürettiğin veya sattığın malı alacak, kullanacak diye bir kural da yok.

Siyasette de oyunu alamadığın seçmeni cezalandırmak yerine, demokrasiyi içselleştirerek takınacağın insani ve ahlaki tavırla, yapacağın hizmetlerle kendi seçmenini memnun etmenin ötesinde oy vermeyeni de “oy vermediği için mahcup edecek” bir şiarla akılcı bir tutum ve icraat sergilemek gerekir. Üstelik bu şekilde kazanılan seçmen bağımlılığı ve taraftarlığı ileride daha sadık ve referansı da güçlü oluyor. Seçimler geri de kaldı, şimdi geçim zamanı.

ASLINDA BİZİM İNSANIMIZA “BİR YUDUM MUTLULUK YETİYOR

Sağ ve esen kalın.


MAKALEYE YORUM YAZIN
Habere Ait Yorum Bulunmamaktadır....

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.